Sayın Bakanım, o köprüyü geçirecek daha iyi bir yer biliyorum!

Geçtiğimiz hafta, beni en çok sinirlendiren olay, ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’ın, sanki çok matah bir projeymiş gibi, İstanbul’a yapılacak 3. köprüyü ve onun güzergahını gerine gerine tanıtmasıydı. Hayır anlamıyorum, bizim şehir planlamacılarımız aptal değil, biraz tembel olabilirler ama potansiyelleri var. Peki neden bütün dünya, karayolunu terk edip, raylı ve deniz ulaşımına yatırım yaparken biz yok 3üncü köprü yok 5inci viyadük hesabı yapıyoruz?  

Karayolu ulaşımı, kısırdır, hantaldır ve masraflıdır. Gerekli midir? Elbette. sonuçta her evin önüne kadar metro istasyonu yapacak halleri yok. Ama bir şehirdeki ana arterlerin ve transit geçişlerin mutlaka raylı sistemle ve imkan varsa deniz ulaşımıyla desteklenmesi gerekir. İstanbul, çok eski bir yerleşim alanı olduğundan dolayı, metro ve tren gibi raylı sistemlerin geliştirilmesi Amerika’da olduğu gibi kolayca yapılamıyor. Ama önümüzde kocaman bir Avrupa örneği var. Demek ki imkansız değilmiş. 

İstanbul’a yapılacak olan ve güzergahı, Beykoz,Garipçe-Sarıyer,Poyrazköy hattı olacak bu 3. köprü projesinin zararları saymakla bitmez. Bunların pek çoğu da şehirde yaşayan insanları direk olarak etkileyecek ve geri dönüşü imkansız sorunlara yol açacak düzeyde ciddi zararlar.

İlk olarak, İstanbul’un kalan en son yeşil kuşağı sayılabilecek Beykoz ve Sarıyer sırtları ve şu anki temiz su ihtiyacımızı %90 oranında karşılayan Terkoz ve Ömerli gölleri, bu proje için vurulan ilk kazmadan itibaren zarar görmeye ve kirlenmeye başlayacaklar. Kurulacak olan şantiyelerin ki burada yaklaşık 260 km’lik karayolundan ve onlarca viyadük ve tünel inşaatından bahsediyoruz, bütün artığı ve pisliği, ne kadar önlem alırsa alınsın bu mevkilere büyük oranda zarar verecek. Şu an varlığını sadece Google Earth’ten görebildiğimiz bu ormanlık arazinin yokluğunu, Avrupa’dan ve Karadeniz üzerinden Poyraz rüzgarlarıyla taşınan toz ve pisliğin üzerine eklenen yol ve orada kurulacak olan yerleşim merkezlerinden kaynaklanacak kirli hava, hiç bir engele maruz kalmadan şehrin içine, ağzımıza ve ciğerlerimize girmesiyle acı bir biçimde farkedeceğiz. Bundan ilk elden zarar görecek astım hastaları, yaşlılar ve çocukların yanında sağlıklı insanlar da, özellikle yaz aylarında solunum sıkıntıları çekecekler. O ormanlarda yaşayan canlı türleri biz farketmeden yavaş yavaş yok olacaklar.

Bu projenin gerçekleşmesinin yaratacağı ekolojik sıkıntılarının yanında bir de rant konusu var. Köprünün geçeceği güzergah, açıklanacağı güne kadar gizlenmiş olsa da,yeşil sermayenin fısıltı gazetesinin haber uçurduğu belli başlı Anadolu kaplanları,  bu hat çevresinde kalan büyük arazileri parsellediler bile. Bizim kaplanlarımızın ağzına küçük gelecek geri kalan arsalar ise, ultra-hızlı gecekondulaşma yeteneğimizin kurbanı olacak gibi duruyor. Yol yapımının, yerleşimi teşvik etmesi burada zaman içinde kurulacak olan çarpık uydu kentlere de davetiye çıkarıyor. Ayrıca şu an bu bölgedeki imara açık toplam arazi bedelinin yaklaşık 35 Milyar dolar olması, kabaca bir hesap ile bu bölgedeki potansiyel inşaat iş hacminin 350 Milyar dolar gibi fantastik rakamlara ulaşmasına neden oluyor. Bu miktar bırakın kadrolaşmış yeşil sermayecileri, Mevlana’nın bile ahlak sınırlarını zorlayacak bir rakam.  

Yeni yol yeni demek yeni araçların trafiğe çıkması demek. Zaten 60’li yıllarda Koç grubunun otomotiv sanayisine girdikten sonra araba satabilmek için hükumetleri karayolu yatırımlarına öncelik vermeye “teşvik” etmesi nedeniyle şu an İstanbul’da olması gerekenden çok daha fazla araç var. 3. Köprünün yapımından sonra da çok bir şey değişmeyecek. Araba satışlarında yaşanacak patlama dolayısıyla, bir kaç yıl gibi kısa bir süre içinde 3.köprüde de trafik sorunları yaşanmaya başlayacak.

Bütün bu saydıklarıma ek olarak, artacak olan iç göç ve bunun tetikleyeceği suç oranlarındaki, eğitimsizlik ve işsizlikteki artışlardan dolayı yaşanacak sıkıntılar, İstanbul’u daha da yaşanmaz bir yer kılacak. 

Bu proje, mantıksızdır, ahlaksızdır ve aptalcadır. Yapımındaki tek sebep, 80’li yıllarda ki Laz müttehait furyasında da olduğu gibi kötü giden ekonomiyi inşaat sektörüne kurtartmaya çalışmaktır.

Benim ya da başka birinin yazdıklarının, çizdiklerinin veya protestolarının bu projeyi durdurma olasılığının olmadığını biliyorum. Ama bu işi engellemek için ben elimden gelen her şeyi yapacağım. En azından bundan bir kaç sene sonra şu dünyada en sevdiğim şehir olan İstanbul’un ipi çekildiğinde ben üzerime düşeni yapmıştım demek için…

Belki benimle aynı düşüncede olanlarınız vardır diye bir kaç yıl önce kurulan üçüncü köprüye karşı yaşam platformunun linkini paylaşmak istedim. Yeşiller Partisi bünyesinde başlatılan bu hareket, protestolar ve çalışma grupları organize ediyor. Aktif bir katılım olmasa da en azından blogda yazanları okuyarak konu hakkında daha fazla bilgi edinebilirisniz.

http://ucuncukoprucozumdegil.blogspot.com/

Kalın sağlıcakla.

03/05/2010 

Sex Pistols vs Çilek Mobilya

via: “dornob.com”

Acaba Syd Vicious, o konserde seyircilere, eve gidip annenizin kurabiye kavanozunda sakladığı parayı çalıp bir elektro-gitar alın ve kendi grubunuzu kurun dediğinde işlerin bu noktaya geleceğini tahmin ediyor muydu?

Punk akımının biz zamane tüketicilerine kazandırdığı belkide en “konstrüktif” düşünce anlayışı olan Do it yourself(DIY) hareketi, temelde, bireyin istediklerini, hali hazırdaki kaynaklardan bitmiş bir durumda edinmesinden çok farklı materyalleri birleştirerek ya da yarı hazır durumdaki objelere kendinden de bir şeyler katarak elde etmesi felsefesine dayanıyor. Yani dinlemek istediğiniz müzik için kendi grubunuzu kurmanızdan; tuğladan ve suntadan kendi kütüphanenizi yapmanıza kadar herşey DIY akımının bir parçası.

Genelde hüsran ve birkaç torba dolusu ıvır-zıvırın çöpe gitmesiyle sonuçlansa da benim de, kişisel duvar saatleri ya da gazete balyası koltukları gibi bir kaç tane DIY girişimim olmuştu. Fakat art arda gelen bu başarısız icatlar; benim gibi ilgi ve dikkat aralığı asgaride seyreden birinin şevkinin kırılmasına yetti. Benim elde ettiğim başarısız sonuçlar size kötü örnek olmasın. Çünkü dünyada DIY ruhunu kavramış  ve bu konuda çok başarılı örnekler vermiş insanlar var.Özellikle İngiltere ve Amerika’da artık olayı biraz daha profesyonelleştirip, tasarımını yaptığı mobilyanın malzemelerini yapı marketlerden alıp; sıfırdan yapan ve afiyetle kullanan bir çok kişi mevcut. Bu sayede insanlar hem maddi açıdan büyük tasarruf sağlıyor; hem de birşeyler üretmiş olmanın hazzını yaşıyor. Türkiye’de hala “IKEA’dan aldığım mobilyayı sevgilimle monte ettik, cok şiriniz” seviyesinde olan DIY düşünce tarzının yavaş yavaş gelişmeye başlaması, insanların daha bilinçli ve yaratıcı bir şekilde hareket etmesi şu an için umut verici olsa da bu konuda almamız gereken çok yol var. Ne kadar mı yol var? işte size internetten bulduğum bir kaç DIY linki.

http://www.instructables.com

http://www.wonderhowto.com

www.lifehacker.com

www.dornob.com

ps: Bu konuda gördüğüm en başarılı örneklerden biri de Coen kardeşlerin, Burn after reading filminde, George Clooney’in karısı için yaptığı “sallanan sandalye”(Google’a filmin adını ve “chair” yazın çıkıyor. 

29/04/2010

WHY? konseri

WHY? grubunun konser “eventini” facebook sayfasında görene kadar açıkçası grup hakkında hiç bir bilgim yoktu. Sayfanın içine girip de grubun tarzının avangart beyaz hip-hop ile folk ve indie-rock müziğinin bir harmanı olduğunu görünce gitmeye olan meyilim 2/3 oranında arttı. Daha sonra müzik dinleme sitelerinin şahı olan (reklama girerim) Grooveshark’tan grubun şarkılarını dinleyince anladım ki bu konsere gitmezsem, sonrasında pişmanlıktan kafamı taşlara vurur, kendimi kör kuyulara atarım yine de teselli bulamam.

İlk olarak Yoni Wolf isimli Ohio’lu gencin 2003 yılında kaydettiği ve çıktığı dönemde bir hayli ses getiren albümü Oaklandazulaslyum ile temelleri atıldan WHY?, daha sonraları Yoni’ye eklenen kardeşi Josiah Wolf ve lise arkadaşları Doug McDiarmid ile bugünkü halini almış. Aslında iyi de olmuş çünkü, asıl yeteneği söz yazmak olan Yoni’nin tek başına kotarmaya çalıştığı ve bir ölçüde de başardığı enstrüman kısmını, vurmalı çalgılar delisi Josiah ve anaokulundan beri piyano ile haşır neşir olan Doug’a bırakmasıyla,  hem söz hem de müzik olarak level atlamış WHY?. Zaten bunun sonuçlarını da net bir biçimde,2003 yılında grup olarak çıkardıkları ilk albüm olan-ki benim favori WHY? albümüm olmuştur kendisi- “Elephant Eyelash” ile görmekteyiz. Akılda kalan, melodilerle; Yoni Wolf’un bir başarılı bir “geek” espri anlayışıyla yazmış olduğu sözler birleşince, WHY?’ın dikkatleri üstüne çekip, kendini küçük çaplı konserlerden büyük festival alanlarında bulması da gecikmemiş. Sonrasında, 2008 yılında yayınladıkları ve Elephant Eyelash‘ten biraz daha eğlenceli sözler ve daha hızlı melodiler barından albümleri Alopecia ise bu üçlünün başarısının tesadüf olmadığı göstermiş. Geçen sene çıkan son albümleri Eskimo Snow ile bu sefer kutbun diğer ucuna seyahate çıkan,  soundlarını biraz daha Indie-Rock’a kaydırıp, duygusallaşan WHY? benimkini olmasa bile müzik çevrelerinin takdirini toplamayı başardı.

Gelelim konsere. Resmi başlama saati 21.00 olan Indigo’daki konserin ön sanatçısı, grubun frontman’i Josiah Wolf’tu. Tabii konser öncesi içilen biranın güzelliği ve üşengeçliğim birleşince Josiah Wolfun kişisel performasını kaçırdım. Mekana vardığımda saat 22.30’ biraz geçmişti ama WHY? daha sahne almamıştı. Dışarıda sigara içerken, eş dost ile yaptığım sohbetten Josiah’nın performansını kaçırmanın bir hata olduğunu anladım ama iki dakika sonra tekrar sahne çıkacak olduğu için üstünde fazla durmadım. Vestiyere montları bırakıp-bir daha ki sefere çanta da direk olarak bırakılacaktır-, üstüme olmayacağına emin olduğum Converse’in eşantiyon t-shirtlerini es geçtikten sonra, bir bira alıp, ön-ortalarda bir yere konuşlandım. Bir kaç dakika sonra ışıklar kapandı ve grup üyeleri sahnedeki yerlerini almaya başladılar. Işıklar açıldığı anda ise kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Grup resimlerine çok detaylı bakmamıştım ama şarkı sözlerinden dolayı kafamda gruba dair “geek” bir imaj oluşmuştu. Lakin dostlarım bu kadarı fazlaydı. Sahnede, Big Bang Theory kadrosunun başka bir versiyonu ellerinde enstrümanları ile çalmaya hazırlanıyordu. Fakat konser başlayıp da ilk şarkı olarak seçtikleri Alopecia albümünden Good Friday’i, Josiah Wolf ve ekibinin muhteşem sanhe enerjileri ile dinleyince sarsılıp kendime gelmem uzun sürmedi. Good Friday’den sonra, hız kesmeden arka arkaya çaldıkları The Volves, These few Presidents, Fatalist Palmistry ve Crushed Bones gibi insanı temposuna kaptırıp bize değme hip-hop dinleyicileri gibi omuz-kafa sallandıran şarkılardan sonra, konserden önceki umarım Eskimo Snowdan çok fazla çalmazlar endişesi yerini çoktan delicesine bir coşkuya bırakmıştı. Gayet eğlenceli geçen bu ilk setten sonra tempoyu düşürüp,Canada,Blackest Purse gibi daha yavaş şarkılar çalmaya başlasalar bile, Josiah Wolf’un sürekli seyirciyle iletişim içinde olması ve şarkı aralarında yaptığı espriler, sıkılmamıza olanak sağlamadı. Özellikle Star Trek New Generation ve cinsel tercihi üzerine söyledikleri gerçekten komikti. Yaklaşık bir buçuk saat süren konserin sonları doğru acaba bir sigara içmeye çıksam mı diye düşünmedim değil ama tam çıkmaya karar verdiğimde son şarkılarını çalacaklarını anons etmeleri WHY?’a olan sempatimi bir kat daha arttırdı. Sonrasında yaptıkları biste de gayet yerinde bir tercih olarak çaldıkları yine hareketli parçalardan olan The Hollow ile Indigo’dan yüzümde bir gülümseme ve boynumda biraz ağrı ile çıkmamı garantilemişlerdi.

Konserin tek olumsuz noktası ise, ses sisteminin kötülüğünden dolayı bazı şarkılarda vokallerin ve gitarların çok yüksek çıkmasıydı ama bu zaten Indigo’da artık yadırgamadığımız bir sorun oldu bile. Ah gözünü seveyim Babylon ve onun konuşkan dinleyicisi. 

Sonuç olarak WHY? konseri beni fazlasıyla tatmin etti. Ve rahatlıkla söyleyebilirim ki uzun süredir izlediğim en zevkli konserdi. Fakat izlediklerim izleyeceklerimin teminatıdır diyor ve özellikle bu yaz için çok umutlu olduğum konser listesi dolasıyla WHY?’ı  herhangi bir sıralamaya veya kıyaslamaya koymaktan kaçınıyorum. Esen kalın.  

28/04/2010

Wilkinson Residence, Robert Harvey Oshatz

Portland’da bulunan bu ev, bir müzik ve fotograf tutkunu olan Mr. Wilkinson için Robert Oshatz tarafından tasarlanmış. Evin tasarımındaki ana konsept, eğimli araziden de yararlanarak, teras kattaki kanopi ile birlikte, binayı, bir ağaç ev havasına büründürmek olmuş. 

Ayrıca mimar, müşterisinin müzik tutkusundan esinlenerek, evin, müzik notaları ya da müziğin ta kendisi gibi hareketli ve akışkan(flowing) bir görünüme sahip olmasına özen göstermiş.

Eğimli ve organik tasarımlar beni genel olarak heyecanlandırır. Fakat bu tarz bir yaklaşımın en büyük handikapı, görsel olarak olarak gözü ve ruhu besleyen bir tasarımda fonksiyonel olarak ortaya çıkan, kullanışsız, ucube iç mekanlardır. Dışarıdan bakıldığında hayran kaldığımız “organik” bir binanın içine girildiğinde karşınıza çıkan dar, kuyumsu koridorların, yamuk tuvaletlerin ve sanki asit atıp da uyumaya çalışıyormuşsunuz gibi gözüken yatak odalarının oluşmasının sebebi budur.  

Evin sadece üst katının resimlerini bulabildim. Yanı bu demek oluyor ki, ya Mrs. Wilkinson, o gün fotoğraf çekileceğini unutup donlarını, sutyenlerini toplamayı unutmuş ya da mimarımız organik tasarımında üst katı kotarmak için alt kattan feragat etmiş. Ama olsun ben sadece üst katta da yaşayabilirim. 

Evin iç tasarımına, renklerden mobilya seçimlerine, gerçekten hayran kaldım.Yaşam alanındaki her bölümde, hadi eş-dost toplanalım birileri köşedeki sofada gitar neyin çalarken, ben şu masada kitabımı okuyayım, pür neşe içinde hep birlikte yaşayalım, tarzı sıcak, insanı saran, davet eden bir etkinin izlerini görülüyor.

Ayrıca, tezgah, kütüphane gibi mekanı bölen mobilya seçimlerinin hep göz hizasında düşünülmesi, oturma odasının, insanı daraltmayan, açık, ferah bir yaşam alanı olmasında çok büyük rol oynamış. Özellikle bu resimde, “Ağaç ev” konseptinin başarılı bir biçimde uygulandığını da görebiliyoruz.

  

Esprili mekanları seviyorum, ne yapayım. Her ne kadar rahatlığı konusunda şüphelerim olsa da; fotoğraf lensi şeklinde düşünülmüş bu dinlenme odası çok hoşuma gitti. Ayrıca oturma odası ve mutfak tek bir alan olarak düşünüldüğünden bu tarz izole bir oda fikri, özellikle içeride bir parti varken cep telefonunuzla birilerine  yalan söylemek için biçilmiş kaftan. 

Pencerelerin ve kapıların da olabildiğince organik ve hareketli olması, müzik konseptinin yanı sıra, dışarıdaki yoğun ağaç örtüsü ile de büyük bir uyum göstermiş.Ayrıca pencereleri, şeffaf elemanlar oldukları kadar, dışarısının rengini evin içine taşıyan birer boyalı duvar olarak düşünmek ve iç mekanın renk seçiminde bunu da aklımızın bir köşesinde tutmak evi yaptıktan sonra “ulan ben bu duvarı mora boyadım ama yanındaki pencereden fışkıran yeşil yüzünden at şeyine kelebek konmuş gibi oldu” şeklindeki son dakika pişmanlıklarının önüne geçecektir.

Sonuç olarak her ne kadar alt kattaki yatak odaları ve banyodaki vaziyetten pek haberdar olmasak da, bence üst kat ve teras bile başlı başına yaşanılabilesi bir ev olmuş.

Son bir ekleme: bu evin resimlerine bakarken ve yazısını yazarken, aklımda sürekli Neutral Milk Hotel’in “In the aeroplane over the sea.” şarkısı dönüyordu. Belki yardımcı olur. Esen kalın, öpüyorum her yerinizden. 

28/04/2010

5 dakikada borderline.

Kimse aksini iddia etmesin, şu günkü teknoloji ile yapılmış en hızlı taşıt Kartal-Kadıköy minibüsüdür. Bu hat üzerinde herhangi bir noktadan bindiğiniz minibüs, bir anda bedeninizi, zihninizi ve moralinizi Ortadoğu’nun çorak ülkelerinden birine ışınlar. Neden bahsetmek istediğimi anlayabilmek için İstanbul’da yaşamak; tamamen kavrayıp gözyaşlarınıza hakim olamamak için de saat 23.00 ten sonra Bostancı ile Kartal arasında ilerleyen(tercihen Kartal istikametine) bir minibüste bulunmuş olmak gerekmektedir. İçeri girdiğiniz anda başlayan moral bozukluğunuz, minibüsün şöförü ve yancısının,takip edemeyeceğiniz bir dilbilgisi ve lehçe eşliğinde süregelen sohbetini bölmemeye çalışarak parayı vermenizle yükselişe geçer. Sonra her şey bir anda gelişir, Önce kimin kimi terkettiğini ve hangisinin yaşamasının bir anlamı kalmadığını pek çıkaramadığınız sözler ve bol yaylı çalgı barındıran müziği duyarsınız, sonra, asıl kullanım amacı görünemeyen kan ve diğer vücut sıvılarını açığa cıkarmak olan “black light” aydınlatmanın üzerinizdeki beyaz şeyleri parlattığını farkedersınız. Siz her ne kadar düşünmemeye çalışsanız da aklınızda sürekli olarak buraya ait olmadığınız düşüncesi dolanır. Artık yapacak pek bir şeyiniz yoktur. Boş bir yere geçip oturursunuz. Bir süre sonra etrafta sizinle yolculuk eden insanlara gözünüz takılır Her gün karşılaştığınız, normal görünüşleri olan kişiler değildir onlar. Değme hümanist bile olsanız-ki ben değilim- minibüsün sahip olduğu ambiansın altında o saatte seyahat eden kimseye karşı bir yakınlık ya da sevgi besleyemezsiniz. Zamanın göreceli oluşunu daha iyi anlayabileceğiniz başka bir an yoktur. Takribi 10 dakika sürecek yol, şoförün olur olmadık dur kalkları ve bekleyiş nöbetleriyle zaten yarım saati bulur. Ama bu yarım saat bile size bir ömür gibi gelecektir. Ve işte o anda şansızlığınız ve TSK’nın taze et arayışı birleşerek size son darbeyi vurur. Bir asker uğurlama konvoyuna denk gelmişsinizdir, Her tarafı Türk bayrakları ile donatılmış bir grup doğan görünümlü araç, ve içlerine doluşmuş olan coşkun -neden bu kadar coştuklarını hiç bir zaman anlayamayacağım-  buzağı yavruları, bin bir korna ve çığırtkanlık eşliğinde trafik terörüne başlarlar. Kafanızı öne eğersiniz, ya da tavana bakarsınız fark etmez. Zaten bir refleks haline gelmiş olan korna çalma içgüdüleri ve hala Asena önderliğinde Ergenekon’dan çıkmış olduklarına dair olan şaşmaz inançları, birazdan minibüsün şoförünü, yancısını ve dolayısıyla sizi de bu konvoyun birer üyesi yapacaktır. Artık yaşamanızın pek bir anlamı yoktur. İş bulmanızın, hayal kurmanızın, kitap okumanızın, ne bileyim IKEA dan mobilya almanızın bir önemi kalmamıştır. Çünkü bilirsiniz ki siz kendinizi geliştirmek için ne yaparsanız yapın, kendi hayat kalitenizi ne kadar yükseltirseniz yükseltin, her zaman bu tip bir ambiyansın içinde kalmaya mahkumsunuz. Bunun zaten farkında olarak bindiğiniz bir minibüs, size bunu tekrar kafanıza vura vura hatırlatınca, artık konuşmaya veya nefes almaya isteği kalmamış dudaklarınızdan tek bir cümle çıkar: “Müsait bir yerde ölebilir miyim?”  

19/04/2010

Elm & Willow House by EAT Architects

Bana hayal kurduran tasarımlar seviyorum. Yapım tarzı ne olursa olsun bir mekan, içinde geçirilecek zamanın hayalini kurdurabildiği sürece başarılıdır. Yoksa sadece ilk bakışta heyecan veren(o da başarılı bir tasarımsa), sonradan da sadece iç sıkıntısı ve monotonluk hissi uyandıran seyirlik bir heykel olmaktan öteye gidemez. Tasarladığınız binanın, daha temeli bile atılmadan önce, zemininde yürümeli, bahçesinde doğumgününüzü kutlamalı, verandasında köpeğinizi sevmeli, yatak odasında sevişmeli ve penceresinin önünde, yağan yağmuru izlerken, ayrıldığınız sevgiliniz için gözyaşı dökmelisiniz. Belki de bunun için, büyük gökdelenler ya da hava alanlarından ziyade ev tasarımları beni daha çok heyecanlandırıyor. Daha insan ölçeğinde, daha yaşanabilir ve daha az rafine.

Yukarıda belirttiğim nedenden dolayı, EAT Architects’ in yapıtığı bu evi bloğuma koydum. Zaten bundan sonra da bu blogda göreceğiniz tasarımların tek ortak kriteri de bu olacak. Resimlerin altına, siteden aldığım bilgileri ve kendi görüşerlimi yazacağım ama daha detaylı bilgi için nereye bakacağınızı biliyorsunuz. (“via:” yazan yere bakacaksınız, hani sayfanın altında italik yazılı olan. Tamam, gittim)  

Evin yapım yeri Avustralya olduğu için her tarafı pencere yapmakta oldukça özgür olan mimarımız bu özgürlüğünü çok yerinde kullanarak pasif- havalandırma ile klima ihtiyacının önüne geçmiş. 

Binanın zeminin, toprağa temas etmemesi, “hafif” bir görünüm için yenilikçi bir çözüm olmasa da(Van der Rohe bunu 50 lerde akıl etmişti, Japonlar ise 2000 yıl önce) benim için hem estetik hem de fonksiyon açısından her zaman geçerli bir yöntem olmuştur. Ama belki ben o veledin durduğu çıkmayı koyu renk teak den yapardım.  

Binanın yükseltilmiş olmasının bir diğer sebebi de evin yakınındaki ağaçların köklerine zarar vermekten kaçınmak. Ağaçlar, bir peysaj unsurundan çok; doğal havalandırma ve gölgelendirmeye büyük katkı sağlayan tasarım elemanlarıdır. Zaten yapılan bir tasarımın “yeşil” ve sürdürülebilir olması için illa her tarafı güneş paneli ile donatmanın lüzumu yok. Biraz dikkat edin yeter. 

Bu banyo için her hangi bir yorum yazmaya gerek bile görmüyorum. Kuduz olmadığı sürece şu küvetin içinde saatlerini geçirmek istemeyen biri varsa lütfen sağ üst köşedeki minik (X) işaretini tıklayıp bu blogu terketsin. 

Kendinize iyi bakın, her yerinizden öpüyorum. 

via: “dezeen.com”

—/04/2010

Iggy is in my basement

“From the Basment”, Radiohead, Beck, Shins, White Stripes gibi baba isimlerin prodüktörlüğünü yapan Nigel Goldrich tarafından internet üzerinden yayımlanan bir müzik programı. Beni tavlayan noktası ise, isminin de ele verdiği üzere, elemanların şarkılarını bir evin bodrumu gibi bir ortamda, sonradan eklenen hiç bir efekt vb.. olmadan tamamen doğal(çiğ) sesleri ve ensturmanlarıyla söylemeleri. Hal böyle olunca da siz sanki stüyoya gizlice sizmış bır hayran ya da “hah! bunlar benim kankalar, demo kaydederken ben de oradaydım, oturdum bir sandalyeye dinliyorum” havalarına giriyorsunuz. Sitede, Radiohead, PJ Harvey, Iggy and The Stogees gibi efsanelerin yanında; My Morning Jacket, Cold War Kids, Loura Maling gibi biraz daha yeni, ana akımdan uzak insanları da bulmak mümkün. Simdilik 40’a yakın video olan site,yeni gruplar keşfetmek için çok yeterli olmasa da keyifli bir kaç saat geçirmeyi garanti ediyor. TRT’de Rock Saatini sunduk efendim. Esen kalın…

 http://www.fromthebasement.tv/

15/04/2010

Semra Hanım haklıymış.

İşten eve döndüğümde, hele bir de yorgunsam, bir kaç kadeh içki yuvarlamayı severim. Özellikle havaların ısındığı su günlerde, soğuk bir kadeh beyaz şarap(kırmızı şarap, üstünde yılbaşı motifleri olan gri-kırmızı yün kazaksa; beyaz şarap, kırışıklarına aldırmadan giydiğiniz krem rengi keten gömlektir.) günün getirdiği bütün sinir-stresi sıfırlayan bir özelliğe sahiptir. Fakat son bir kaç gündür, gerek evdeki beyaz şarap stokunu tükettiğimden gerek de aylık falımın bana yeni bir şeyler denememi öğütlemesinden dolayı evde olan tek alkollü içki olan cin toniğe yöneldim. Başlıktan da anlaşılacağı gibi, cin-tonik, bana hep Semra Özal’ın ve ona benzeyen kadınların, (vatka,krepe,uzun Salem) konken oynarken şuh kahkalar eşliğinde içtiği bir içki gibi geldirdi. Bundan dolayı, cin-toniğe karşı olan mesafemi hep korumuştum. Fakat kolay bir hazırlama sürecinden sonra, bardağımdan ilk yudumu aldığımda, ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım. Fazla bir tadı olmayan cinin, tonik ve lime’ın kekremsi(bayılıyorum bu kelimeye) aromasına verdiği alkol rahatlığı onu kolay içilen ve içeni pek anlamadan kelimenin tam manasıyla kelle konumuna getiren etkisine hayran kaldım. Beyaz şarabın tahtını kolay kolay ele geçirecekmiş gibi gözükmese de; ve içki baronları, “pret-a-boire” Mojito’yu piyasa sürmediği sürece, kendime alternatif bir yaz içkisi bulduğum için mutluyum.  

15/04/2010

Efes One Love festivalleri, benim için sürekli gitme planları yapıp da sürekli olarak kaçırılan etkinlikler litesinde ilk sıradadır. Ama bu seneki line-up’ a bakıldığı zaman, ömür boyu sürecek bir pişmalık yaşamamak ve gelecekteki çocuğumdan “baba sen gençken ne kadar mal bir adamışsın, Whitest Boy Alive, ve Wild Beast gelmiş ve sen gitmemişsin! Hayır, lütfen tekrar Roger Waters konserinde babannemle nasıl ot içtiğinizi anlatmaya başlama…” şeklinde serzenişler duymamak için biletimi şimdiden aldım.

Whitest Boy Alive, bilindiği üzere Royksopp’un birisi ve Kings of Convience in da kurucusu olan Norveç’li kadife sesli müzisyen ve besteci Erlend Øye’ nin proje grubu. İnsanı mutlu eden gitar melodilerinin arkasına sinsice yerleştirdiği “oynak” beatler ile pek çok kez evde kendimi saçma sapan dans ederken (dürüst olalım, hangimiz yapmıyoruz?) bulmamı sağlamasının yanında, şarkıların sözlerine baktığımızda da sağa sola (özellikle manitaya) çok sağlam ayar verdiğini farkediyoruz Mr. Øye’nin. Kısacası Royksopp’ ta çok fazla, Kings of Convience’ ta da çok az olan neşe/melankoli oranını dinleyiciye tam kıvamında vermesi benim için bu adamları dinlemeyi bırakmayı imkansızlaştırıyor.

-The Whitest Boy Alive-

 

Wild Beasts ise, özellikle, vokaldeki Hayden Thorpe’un, Anthony Hegarty tarzı, boyun masajı gevşekliği ve yolda gördüğün kedi ölüsü hüznünü aynı anda hissettiren sesi ve bu sesi bazen destekleyen ve bazen de üstüne çıkarak önemsizleştiren müziği ile bana kendini sevdiren bir grup. Özellikle “Hooting & Howling” çalmaları durumunda ne kadar mutlu olacağımı şu an için kestiremiyorum. Tek sorun ise çevremde benden başka bu grubu seven bir allahın kulu bulunmaması ve benim muhtemelen konseri tek başıma izleyecek olmam.

-Wild Beasts-

Festivalin sözde headlinerları olan Groove Armada ve The Ting Tings için açıkçası fazla bir beklentim yok. Groove Armada, bu sene çıkan yeni albümü ile bir “one hit wonder” olduğu gerçeğini perçinledi. Belki WBA konserinden sonra sadece sahne şovlarını izlemek ve sarhoş bir şekilde dans etmek için izleyebilirim. The Ting Tings den ise, sadece ama sadece ben sahneden uzak bir bölgede çimlerde ense yaparken, saçma sapan insanları sahneye çekerek bana biraz daha tenha bir ortam sağlamasını rica ediyorum. De La Soul hakkinda fazla bir bilgim yok. Belki konserdenden sonra bir şeyler yazabilirim. 

Not: Reklam kokan bir hareket de olabilir ama Efes One Love organizatörü olan Pozitif, yaptığı gayri-resmi bir açıklamada, festivalin sürpriz bir misafiri daha olacağını belirtti. Şimdilik söylenti olarak (facebook yorumlarını okudum, gizli bir bilgi kaynağım yok) Grizlly Bear, Beach House ve XX’ in isimleri geçiyor. Bakalım.  

14/04/2010

NIGHTNIGHT by DEDDY