"Garip şahıs diye bir şey yoktur. Sadece kimi insanlar diğerlerinden daha fazla anlaşılmayı gerektirir"

via: “dornob.com”
Acaba Syd Vicious, o konserde seyircilere, eve gidip annenizin kurabiye kavanozunda sakladığı parayı çalıp bir elektro-gitar alın ve kendi grubunuzu kurun dediğinde işlerin bu noktaya geleceğini tahmin ediyor muydu?
Punk akımının biz zamane tüketicilerine kazandırdığı belkide en “konstrüktif” düşünce anlayışı olan Do it yourself(DIY) hareketi, temelde, bireyin istediklerini, hali hazırdaki kaynaklardan bitmiş bir durumda edinmesinden çok farklı materyalleri birleştirerek ya da yarı hazır durumdaki objelere kendinden de bir şeyler katarak elde etmesi felsefesine dayanıyor. Yani dinlemek istediğiniz müzik için kendi grubunuzu kurmanızdan; tuğladan ve suntadan kendi kütüphanenizi yapmanıza kadar herşey DIY akımının bir parçası.
Genelde hüsran ve birkaç torba dolusu ıvır-zıvırın çöpe gitmesiyle sonuçlansa da benim de, kişisel duvar saatleri ya da gazete balyası koltukları gibi bir kaç tane DIY girişimim olmuştu. Fakat art arda gelen bu başarısız icatlar; benim gibi ilgi ve dikkat aralığı asgaride seyreden birinin şevkinin kırılmasına yetti. Benim elde ettiğim başarısız sonuçlar size kötü örnek olmasın. Çünkü dünyada DIY ruhunu kavramış ve bu konuda çok başarılı örnekler vermiş insanlar var.Özellikle İngiltere ve Amerika’da artık olayı biraz daha profesyonelleştirip, tasarımını yaptığı mobilyanın malzemelerini yapı marketlerden alıp; sıfırdan yapan ve afiyetle kullanan bir çok kişi mevcut. Bu sayede insanlar hem maddi açıdan büyük tasarruf sağlıyor; hem de birşeyler üretmiş olmanın hazzını yaşıyor. Türkiye’de hala “IKEA’dan aldığım mobilyayı sevgilimle monte ettik, cok şiriniz” seviyesinde olan DIY düşünce tarzının yavaş yavaş gelişmeye başlaması, insanların daha bilinçli ve yaratıcı bir şekilde hareket etmesi şu an için umut verici olsa da bu konuda almamız gereken çok yol var. Ne kadar mı yol var? işte size internetten bulduğum bir kaç DIY linki.
ps: Bu konuda gördüğüm en başarılı örneklerden biri de Coen kardeşlerin, Burn after reading filminde, George Clooney’in karısı için yaptığı “sallanan sandalye”(Google’a filmin adını ve “chair” yazın çıkıyor.
29/04/2010
Portland’da bulunan bu ev, bir müzik ve fotograf tutkunu olan Mr. Wilkinson için Robert Oshatz tarafından tasarlanmış. Evin tasarımındaki ana konsept, eğimli araziden de yararlanarak, teras kattaki kanopi ile birlikte, binayı, bir ağaç ev havasına büründürmek olmuş.

Ayrıca mimar, müşterisinin müzik tutkusundan esinlenerek, evin, müzik notaları ya da müziğin ta kendisi gibi hareketli ve akışkan(flowing) bir görünüme sahip olmasına özen göstermiş.
Eğimli ve organik tasarımlar beni genel olarak heyecanlandırır. Fakat bu tarz bir yaklaşımın en büyük handikapı, görsel olarak olarak gözü ve ruhu besleyen bir tasarımda fonksiyonel olarak ortaya çıkan, kullanışsız, ucube iç mekanlardır. Dışarıdan bakıldığında hayran kaldığımız “organik” bir binanın içine girildiğinde karşınıza çıkan dar, kuyumsu koridorların, yamuk tuvaletlerin ve sanki asit atıp da uyumaya çalışıyormuşsunuz gibi gözüken yatak odalarının oluşmasının sebebi budur.

Evin sadece üst katının resimlerini bulabildim. Yanı bu demek oluyor ki, ya Mrs. Wilkinson, o gün fotoğraf çekileceğini unutup donlarını, sutyenlerini toplamayı unutmuş ya da mimarımız organik tasarımında üst katı kotarmak için alt kattan feragat etmiş. Ama olsun ben sadece üst katta da yaşayabilirim.

Evin iç tasarımına, renklerden mobilya seçimlerine, gerçekten hayran kaldım.Yaşam alanındaki her bölümde, hadi eş-dost toplanalım birileri köşedeki sofada gitar neyin çalarken, ben şu masada kitabımı okuyayım, pür neşe içinde hep birlikte yaşayalım, tarzı sıcak, insanı saran, davet eden bir etkinin izlerini görülüyor.

Ayrıca, tezgah, kütüphane gibi mekanı bölen mobilya seçimlerinin hep göz hizasında düşünülmesi, oturma odasının, insanı daraltmayan, açık, ferah bir yaşam alanı olmasında çok büyük rol oynamış. Özellikle bu resimde, “Ağaç ev” konseptinin başarılı bir biçimde uygulandığını da görebiliyoruz.
Esprili mekanları seviyorum, ne yapayım. Her ne kadar rahatlığı konusunda şüphelerim olsa da; fotoğraf lensi şeklinde düşünülmüş bu dinlenme odası çok hoşuma gitti. Ayrıca oturma odası ve mutfak tek bir alan olarak düşünüldüğünden bu tarz izole bir oda fikri, özellikle içeride bir parti varken cep telefonunuzla birilerine yalan söylemek için biçilmiş kaftan. 
Pencerelerin ve kapıların da olabildiğince organik ve hareketli olması, müzik konseptinin yanı sıra, dışarıdaki yoğun ağaç örtüsü ile de büyük bir uyum göstermiş.Ayrıca pencereleri, şeffaf elemanlar oldukları kadar, dışarısının rengini evin içine taşıyan birer boyalı duvar olarak düşünmek ve iç mekanın renk seçiminde bunu da aklımızın bir köşesinde tutmak evi yaptıktan sonra “ulan ben bu duvarı mora boyadım ama yanındaki pencereden fışkıran yeşil yüzünden at şeyine kelebek konmuş gibi oldu” şeklindeki son dakika pişmanlıklarının önüne geçecektir.
Sonuç olarak her ne kadar alt kattaki yatak odaları ve banyodaki vaziyetten pek haberdar olmasak da, bence üst kat ve teras bile başlı başına yaşanılabilesi bir ev olmuş.
Son bir ekleme: bu evin resimlerine bakarken ve yazısını yazarken, aklımda sürekli Neutral Milk Hotel’in “In the aeroplane over the sea.” şarkısı dönüyordu. Belki yardımcı olur. Esen kalın, öpüyorum her yerinizden.
28/04/2010
via: “unhappyhipsters”
The black hole had sucked everything out of the playroom. Save his sister or the coloring books? He made a split-second decision.
(Photo: John Clarke; Dwell, October 2008)
22/04/2010
Bana hayal kurduran tasarımlar seviyorum. Yapım tarzı ne olursa olsun bir mekan, içinde geçirilecek zamanın hayalini kurdurabildiği sürece başarılıdır. Yoksa sadece ilk bakışta heyecan veren(o da başarılı bir tasarımsa), sonradan da sadece iç sıkıntısı ve monotonluk hissi uyandıran seyirlik bir heykel olmaktan öteye gidemez. Tasarladığınız binanın, daha temeli bile atılmadan önce, zemininde yürümeli, bahçesinde doğumgününüzü kutlamalı, verandasında köpeğinizi sevmeli, yatak odasında sevişmeli ve penceresinin önünde, yağan yağmuru izlerken, ayrıldığınız sevgiliniz için gözyaşı dökmelisiniz. Belki de bunun için, büyük gökdelenler ya da hava alanlarından ziyade ev tasarımları beni daha çok heyecanlandırıyor. Daha insan ölçeğinde, daha yaşanabilir ve daha az rafine.
Yukarıda belirttiğim nedenden dolayı, EAT Architects’ in yapıtığı bu evi bloğuma koydum. Zaten bundan sonra da bu blogda göreceğiniz tasarımların tek ortak kriteri de bu olacak. Resimlerin altına, siteden aldığım bilgileri ve kendi görüşerlimi yazacağım ama daha detaylı bilgi için nereye bakacağınızı biliyorsunuz. (“via:” yazan yere bakacaksınız, hani sayfanın altında italik yazılı olan. Tamam, gittim)

Evin yapım yeri Avustralya olduğu için her tarafı pencere yapmakta oldukça özgür olan mimarımız bu özgürlüğünü çok yerinde kullanarak pasif- havalandırma ile klima ihtiyacının önüne geçmiş.

Binanın zeminin, toprağa temas etmemesi, “hafif” bir görünüm için yenilikçi bir çözüm olmasa da(Van der Rohe bunu 50 lerde akıl etmişti, Japonlar ise 2000 yıl önce) benim için hem estetik hem de fonksiyon açısından her zaman geçerli bir yöntem olmuştur. Ama belki ben o veledin durduğu çıkmayı koyu renk teak den yapardım.

Binanın yükseltilmiş olmasının bir diğer sebebi de evin yakınındaki ağaçların köklerine zarar vermekten kaçınmak. Ağaçlar, bir peysaj unsurundan çok; doğal havalandırma ve gölgelendirmeye büyük katkı sağlayan tasarım elemanlarıdır. Zaten yapılan bir tasarımın “yeşil” ve sürdürülebilir olması için illa her tarafı güneş paneli ile donatmanın lüzumu yok. Biraz dikkat edin yeter.

Bu banyo için her hangi bir yorum yazmaya gerek bile görmüyorum. Kuduz olmadığı sürece şu küvetin içinde saatlerini geçirmek istemeyen biri varsa lütfen sağ üst köşedeki minik (X) işaretini tıklayıp bu blogu terketsin.
Kendinize iyi bakın, her yerinizden öpüyorum.
via: “dezeen.com”
—/04/2010
Halihazırdaki tasarımlarla dalga geçmek, mesleğimin gerektirdiklerinden. Ama insanlar da bazen işimi çok kolaylaştırıyorlar. İşte bir “tasarım” ve onun üstüne süper bir Unhappy Hipsters yorumu :
“He was beginning to regret terminating his psychotherapy. The white discs were back.”
(Photo: Henrik Knudsen; Dwell, February 2009)
15/04/2010
NIGHTNIGHT by DEDDY