"Garip şahıs diye bir şey yoktur. Sadece kimi insanlar diğerlerinden daha fazla anlaşılmayı gerektirir"
Portland’da bulunan bu ev, bir müzik ve fotograf tutkunu olan Mr. Wilkinson için Robert Oshatz tarafından tasarlanmış. Evin tasarımındaki ana konsept, eğimli araziden de yararlanarak, teras kattaki kanopi ile birlikte, binayı, bir ağaç ev havasına büründürmek olmuş.

Ayrıca mimar, müşterisinin müzik tutkusundan esinlenerek, evin, müzik notaları ya da müziğin ta kendisi gibi hareketli ve akışkan(flowing) bir görünüme sahip olmasına özen göstermiş.
Eğimli ve organik tasarımlar beni genel olarak heyecanlandırır. Fakat bu tarz bir yaklaşımın en büyük handikapı, görsel olarak olarak gözü ve ruhu besleyen bir tasarımda fonksiyonel olarak ortaya çıkan, kullanışsız, ucube iç mekanlardır. Dışarıdan bakıldığında hayran kaldığımız “organik” bir binanın içine girildiğinde karşınıza çıkan dar, kuyumsu koridorların, yamuk tuvaletlerin ve sanki asit atıp da uyumaya çalışıyormuşsunuz gibi gözüken yatak odalarının oluşmasının sebebi budur.

Evin sadece üst katının resimlerini bulabildim. Yanı bu demek oluyor ki, ya Mrs. Wilkinson, o gün fotoğraf çekileceğini unutup donlarını, sutyenlerini toplamayı unutmuş ya da mimarımız organik tasarımında üst katı kotarmak için alt kattan feragat etmiş. Ama olsun ben sadece üst katta da yaşayabilirim.

Evin iç tasarımına, renklerden mobilya seçimlerine, gerçekten hayran kaldım.Yaşam alanındaki her bölümde, hadi eş-dost toplanalım birileri köşedeki sofada gitar neyin çalarken, ben şu masada kitabımı okuyayım, pür neşe içinde hep birlikte yaşayalım, tarzı sıcak, insanı saran, davet eden bir etkinin izlerini görülüyor.

Ayrıca, tezgah, kütüphane gibi mekanı bölen mobilya seçimlerinin hep göz hizasında düşünülmesi, oturma odasının, insanı daraltmayan, açık, ferah bir yaşam alanı olmasında çok büyük rol oynamış. Özellikle bu resimde, “Ağaç ev” konseptinin başarılı bir biçimde uygulandığını da görebiliyoruz.
Esprili mekanları seviyorum, ne yapayım. Her ne kadar rahatlığı konusunda şüphelerim olsa da; fotoğraf lensi şeklinde düşünülmüş bu dinlenme odası çok hoşuma gitti. Ayrıca oturma odası ve mutfak tek bir alan olarak düşünüldüğünden bu tarz izole bir oda fikri, özellikle içeride bir parti varken cep telefonunuzla birilerine yalan söylemek için biçilmiş kaftan. 
Pencerelerin ve kapıların da olabildiğince organik ve hareketli olması, müzik konseptinin yanı sıra, dışarıdaki yoğun ağaç örtüsü ile de büyük bir uyum göstermiş.Ayrıca pencereleri, şeffaf elemanlar oldukları kadar, dışarısının rengini evin içine taşıyan birer boyalı duvar olarak düşünmek ve iç mekanın renk seçiminde bunu da aklımızın bir köşesinde tutmak evi yaptıktan sonra “ulan ben bu duvarı mora boyadım ama yanındaki pencereden fışkıran yeşil yüzünden at şeyine kelebek konmuş gibi oldu” şeklindeki son dakika pişmanlıklarının önüne geçecektir.
Sonuç olarak her ne kadar alt kattaki yatak odaları ve banyodaki vaziyetten pek haberdar olmasak da, bence üst kat ve teras bile başlı başına yaşanılabilesi bir ev olmuş.
Son bir ekleme: bu evin resimlerine bakarken ve yazısını yazarken, aklımda sürekli Neutral Milk Hotel’in “In the aeroplane over the sea.” şarkısı dönüyordu. Belki yardımcı olur. Esen kalın, öpüyorum her yerinizden.
28/04/2010
NIGHTNIGHT by DEDDY